İSTANBUL 2 ve 3. Nolu AĞIR CEZA MAHKEMELERİNDE 2007/339 ESAS NOSU İLE GÖRÜLEN DAVADA KARŞILAŞTIĞIMIZ
HUKUKSUZ UYGULAMALAR

Önemli Hatırlatma:

Sizden buradaki açıklamaları dikkatle incelemenizi rica ediyorum. Bu son derece önemli bir konu, “benimle ilgisi yok, beni ilgilendirmez” demeyin. Zira hukukun uygulanması çok önemli. Bu bir hukuk tecrübesidir, buna sizin de ihtiyacınız olabilir. Yarın siz de benzer bir durumla karşılaşabilirsiniz. Bu bakış açısıyla yaklaşıp, konuya gereken önemi vereceğinizi umuyorum.

Saygılarımla

İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinde 2007/339 Esas nosu ile görülen davanın 01.04.2008 tarihindeki celsesinde esas hakkında mütalaasını sunan Sayın Cumhuriyet Savcısı “Sanıklardan Adnan Oktar’ın suç işlemek için örgüt kurmak ve diğer sanıkların örgütün yöneticisi olmak ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarını işledikleri sabit olmadığından CMK.nun 223/2-e maddesi gereğince bütün sanıkların müsnet suçlardan ayrı ayrı beraatlerine karar verilmesi kamu adına talep olunur” şeklinde mütalaa vermiştir.

Emniyette baskı altında zorla imzalatılan ve hukuki hiçbir geçerliliği olmayan ifadelere dayanarak devam eden dava, Cumhuriyet Savcısının beraat mütalaasına, dava dosyasında sanıklar lehinde bulunan tüm somut delillere, bilirkişi raporlarına, tanık beyanlarına rağmen hala beraat ile sonuçlanmamıştır.

Yaklaşık 8 senedir devam eden davamızda yaşanan hukuk ihlalleri, son günlerde artarak devam etmiştir. Bugün bizim yaşadığımız hukuksuzluklarla yarın başka kişiler karşılaşabilirler. Biz bu hukuksuzlukların gizli kalmalarını istemediğimiz için, bu bilgileri tarafınıza sunma gerekliliğini hissettik.

  • BAV iddianamesi yalnızca, emniyette avukat huzurunda olmadan işkence ile alınmış olan ifadelere dayanmaktadır. Bu ifadelerin geçersizliği ve iddiaları doğrulayacak tek bir delil bile olmaması dikkate alınarak daha önceden İstanbul 3 no’lu DGM ve İstanbul 4 no’lu DGM söz konusu davada 4422. kanun kapsamına giren bir unsur olmadığını karara bağlamış, söz konusu mahkemeler dahil toplam 9 ayrı mahkeme bu kararı onaylamış, Yargıtay 5. Ceza Dairesi ise bunu kesinleştirmiştir. Bu karar doğrultusunda İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, tüm sanıklar hakkında 2005 yılında zamanaşımı kararı vermiştir. Kanunen açık ve kesin olmasına rağmen bu karar, Yargıtay 8. Ceza Dairesi tarafından bozulmuş, zamanaşımı kararını bozabilmek için davanın yeniden 4422 sayılı yasa kapsamına alınmasına karar verilmiştir.

  • Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin bu kararı bozmasındaki tek dayanak, emniyette baskı altında ve AVUKAT BULUNMADAN imzalatılan sahte ifadelerdir. İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı 29.02.2008 tarihli celsede “Yasak usullerle alınan ifadeler delil olarak değerlendirilemeyeceği CMK’nun 148. maddede anlaşıldığından...” şeklinde belirterek emniyet ifadelerinin geçersizliğini kabul etmiştir. Ancak 1 celse sonra, kararını yalnızca geçersiz belgeler üzerine bina etmiş olan Yargıtay 8. Ceza Dairesinin bozma ilamına uyma kararı almıştır.

  • İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi daha önce 1 yıldan fazla bir süre yargılamayı TCK 313. Madde üzerinden yapmış ve bu yönde zamanaşımı kararı vermiş olmasına rağmen, son duruşmalar sırasında bir anda karar değiştirmiştir. Aylar boyunca incelediği tüm delilleri, dinlediği tüm tanıkları, bilirkişi raporlarını, belge ve dokümanları, iddialarla ilgili verdiği beraat kararını ve konuyla ilgili tüm kanaatini bir kenara bırakarak aniden Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin dediğini (hukuka aykırı olduğunu bile bile) yapmaya başlamıştır.

  • Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 17 Mayıs 2007 tarihinde verdiği zamanaşımını bozma kararı, hüküm haline gelmeden 5 gün önce bazı medya gruplarına sızdırılmış ve BAV camiasını hedef alan yayınlar gazete ve televizyonlarda yer almıştır. Bu haberlerin basında yer aldığı tarihlerde, Yargıtay 8. Dairesi tarafından sanık vekillerine böyle bir ilamın olmadığı cevabı verilmiştir. Bu bilgiden 5 gün sonra karar resmi ilam olarak açıklanmıştır. Hiç şüphesiz bu süreç zarfında yaşananlar büyük hukuk ihlalleridir.

  • Yargıtay 8. Ceza Dairesinin zamanaşımını bozma kararının ardından 2. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı vermesi üzerine, davayı değerlendiren Yargıtay 5. Ceza Dairesi, görevsizlik talebini reddetmiştir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi bu kararında gerekçe olarak kullandığı İstanbul 3. DGM'nin 12.09.2003 tarihli görevsizlik kararına göre, davamızda TCK’nın 313. maddesine göre yargılama yapılması gerekmektedir. Bu karara göre bu davanın düştüğü açıkça görülmektedir. Ancak 2. Ağır Ceza mahkemesi son karar hükmündeki bu ilamı görmezden gelmektedir.

  • BAV mensupları hakkındaki mesnetsiz suçlamaları içeren polis ifadelerinin işkenceyle elde edildiği İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Fakültesi Anabilimdalı Başkanlığı’nın 7 ayrı adli tıp raporuyla belgelenmiştir. Söz konusu sahte tutanakları düzenleyen görevliler hakkında “işkence yapmak” suçundan 216 yıl hapis istemiyle dava açılmıştır ve bu dava halen sürmektedir. Ancak Mahkeme heyeti, savunma avukatlarının devam etmekte olan işkence davasının bekletici mesele yapılması taleplerini reddetmişlerdir.

  • İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, BAV davasının sözde iki müştekisi olan Fatih Altaylı ve Ebru Şimşek’in iddialarını doğru bulmayarak aralarında Sayın Adnan Oktar’ın da bulunduğu tüm sanıkları kapsayacak şekilde (ana davanın devamı olan 2006/26 sayılı dosyada) BERAAT kararı vermiştir. Yine aynı mahkeme sözde örgütün yöneticisi olduğu iddiasıyla yargılanan bir sanık hakkında tüm deliller ve iddianamede yönetici konumunda olan diğer sanıklara da yöneltilen tüm suçlamalar göz önünde bulundurularak beraat kararı verilmiştir. Ancak buna rağmen süren ana davada Ebru Şimşek’in müdahilliği devam ettirilmiştir.

  • Ebru Şimşek hakkında (BAV mensuplarına iftira atmasından dolayı) açılan 10 ayrı ceza davasından birine bakan Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesine müzekkere yazmış Ebru Şimşek’in bu davada müşteki olup olmadığını sormuştur. Mahkeme Başkanı bu soruya “Ebru Şimşek davamızda şikayetçiler arasında değildir” cevabını vermiştir. Bu cevap Mahkeme Başkanının sanıkların hangi suçla yargıladığından, sanıklar hakkındaki şantaj iftiralarını kimin ortaya attığından, kimin vekilini mahkemeye kabul edip görüşlerini sorduğundan haberi olmadığını göstermektedir.

  • Mahkeme Başkanı dosyaya ve davanın gidiş sürecine hakim değildir. Zamanaşımı sürelerini bilmemektedir. 01.04.2008 tarihli celsede sanıklardan birinin bu hususu hatırlatması üzerine, (o güne kadar celseler arasına 3-4 aylık geniş zaman dilimleri koyan) Mahkeme, bir sonraki celseyi alelacele 1 iş günü sonrasına ertelemiş ve sanıklardan savunmalarını istemiştir. Sanıklara tanınan bu 24 saatten az olan sürenin, savunma için ne kadar yetersiz olduğu aşikardır. Hiç şüphesiz bu kadar kısa bir sürede bir kişinin savunmasını sunması yeterli değildir.

  • Savcılık makamı, zamanaşımı süresi dolacak olan kişiler ile daha zamanaşımı dolmasına 2 yıl olan kişilerin davalarının ayrılması ve savunmalar için süre tanınması konusunda mütalaa vermiş, ancak mahkeme heyeti bunu da kabul etmemiştir.

  • Yargıtay’ın zamanaşımı bozma kararı, sanıkların aleyhinde olduğu için (CMUK 326/2. maddesi gereğince) tüm sanıklara bu konunun sorulması gerekirken, yurtiçi ve yurtdışında olan 4 sanığa bu hak tanınmadan karar aşamasına gelinmiştir.

  • Son celsede müdafiiler müvekkillerin savunmasının hangi madde kapsamında alınacağının mahkemece belirlenmesini talep etmişlerdir. Yargılanan bir kişinin hangi madde üzerinden yargılandığını bilmesi en doğal hakkıdır. Ancak Mahkeme heyeti bu “talep hakkında karar verilmesine yer olmadığına” karar vermiştir.

  • Bunun üzerine Yargıtay 8. Ceza Dairesinin bozma kararındaki iddiaları açıklamak ve suçsuz olduğumuzu ispatlamak istediğimizi mahkemeye bildirdik. Ancak bu talebimizi de kabul etmediler.

  • Söz konusu davada Timur Ayan isimli kişi sözde örgütün yöneticisi konumunda yargılanırken, Yargıtay 8. Ceza Dairesinin verdiği zamanaşımını bozma kararından sonra, ismi bir daha herhangi bir dava tutanağında geçmemiştir. Böyle bir sanığın yargılandığı, Mahkeme Heyeti tarafından tam anlamıyla unutulmuş, daha da vahimi Mahkeme Başkanı böylesine büyük bir hatayı fark edememiş ve herhangi bir düzeltme yaptırmamıştır.

  • Sayın Mahkeme Başkanı Salih Öztürk etrafta konuşurken, yargılanan kişilerden 5 tanesi hakkında ceza vereceğine dair sayı belirtmiştir. Bu 5 kişi kimdir bilmiyoruz ve elbette bu karar mahkeme nin takdiridir. Ancak Sayın Başkanın böyle bir karar vereceğini etrafta açık bir şekilde söylemesi ihsas-ı rey oluşturmuştur. Sayın Başkan etrafta bu yönde konuştuğunu kendisi de çok iyi bilmektedir.

  • Ayrıca 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Salih Öztürk’ün, çevresine yaptığı konuşmalarda, eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in ismini vererek, ‘Kendisini Cemil Çiçek’in 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tayin ettirdiği, zamanaşımı kararını bozması ve ceza vermesi için Cemil Çiçek’ten sözlü talimat aldığı ve özel olarak görevlendirildiği ve bu talimatın gereği olarak bunu yaptığı” şeklinde konuştuğuna dair duyum aldık. Böyle birşeyin olabileceğine inanmamakla beraber bunu bir çok yerden duyduk.

  • Mahkeme Başkanı Sayın Salih Öztürk bulunduğu makamın gerektirdiği dikkat, titizlik ve itinadan tamamen uzaktır. Sayın yargıç dava dosyasından habersizdir. Sanıkları unutup karıştırmakta, yapılmamış itirazlar yapılmış gibi işlemler yapmakta, zamanaşımı hesabını sanıklardan istemektedir. Yerleri, isimleri, olayları, tarihleri sürekli karıştırmaktadır. Örneğin davanın 01.04.2008 tarihinde yapılan reddi hakim taleplerini reddederek itiraz için süre vermiştir. Ancak yargılananlar daha henüz bir itirazda bulunmadan Sayın Salih Öztürk dosyayı İTİRAZ İNCELEMESİ için bir üst mahkemeye göndermiştir. Sayın Salih Öztürk’ün dikkat dağınıklığı ve rahatlığı Yargı’ya olan güveni sarsacak boyutlardadır.

  • Bu andan itibaren yapılan hukuksuzluklara İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi de iştirak etmiştir. Söz konusu mahkeme gönderilen dosyayı, incelenecek bir itiraz dilekçesi olmadığı gerekçesiyle geri göndermesi gerekirken, OLMAYAN İTİRAZI İNCELEMİŞ (!) VE DAHA DA VAHİMİ OLMAYAN İTİRAZI REDDETMİŞTİR. Bu ciddi bir görev ihmalidir ya da görev suistimalidir.

  • 2. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların haklı ve hukuka uygun olan red gerekçelerini, ‘davayı uzatmaya yönelik’ olduğu gerekçesi ile reddetmiştir. Bu gerekçe hiçbir şekilde doğru değildir. 3. Ağır Ceza Mahkemesi de aldığı kararda yargılananları red gerekçelerinin davaya uzatmaya yönelik olduğunu belirtmiştir. Nitekim davamızın TCK. 313 maddesine göre devam etmesi gerekir. Ancak davanın TCK 220 maddesine göre devam ettiği bir an için düşünülse bile, davamızın bitmesine 2 sene vardır. Bu 2 sene süre, eğer her celse bir ay ara ile yapılırsa yaklaşık 24 celse eder. Son karar aşamasında celselerin arası sıklaşırsa bu 30 celseye, hatta 15 günde bir yapılırsa 48 celseye çıkar. Bu kadar fazla sürenin ve celsenin mahkemenin neticelenmesi için yeterli olduğu açıktır. Ancak burda şu önemli noktaya dikkat etmek gerekir, böyle hayali bir iddiayı, iki mahkemenin ortaklaşa olarak savunması oldukça şüphe uyandırıcıdır. Bu ortaklaşa iddia adil yargılanma yönündeki tedirginliğimizi teyit etmekte ve olayın vehametini göstermektedir.

  • 3. Ağır Ceza Mahkemesi 2008/506 no’lu müteferrik kararında “BAV davasındaki sanıklardan bazılarının, davada tarafsız olmadıkları gerekçesiyle 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyetini reddettiklerini” belirtmiştir. Oysa ki sanıklar tarafından, mahkeme heyetinin değil, mahkeme Başkanı Salih Öztürk ve üye Nuran Yalınbaş’ın tarafsızlıklarını yitirdikleri ifade edilmiş ve sadece bu hakimlere yönelik reddi hakim talebinde bulunulmuştur, 3. Ağır Ceza Mahkemesinin aldığı bu karar hatalı ve taraflı olunduğunun göstergesidir.

  • İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararında ayrıca “varsa hukuka aykırı işlemlerin temyiz merciince değerlendirileceği cihetle...” ifadesini kullanmıştır. Öncelikle 3. Ağır Ceza Mahkemesi burada 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Sayın Salih Öztürk ile tam olarak birebir bir fikir mütabakatında olduğunu ortaya koymuştur. Zira Sn. Salih Öztürk, sanılara ceza vermek suretiyle davayı kapatmak istediğini; gerekirse temyiz merci olan Yargıtay’ın bu durumu düzelteceğini açıkça ifade ederek, amacın adil ve hukuk zemini içerisinde sanıkların yargılanmaları değil, davanın biran önce alelacele kapatılmak istendiğini belirtmiştir. Burada ortaya çıkan düşünce paralelliği, 2. ve 3. Ağır Ceza hakimlerinin danışıklı olarak BAV davasını taraflı bir şekilde değerlendirdikleri yönündedir.

  • İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri de, aynı şekilde “verdikleri kararda hukuksuzluk varsa bunun Yargıtay tarafından düzeltileceğini” ifade etmişlerdir. Eğer bundan kastettikleri daha önce BAV hakkında verilen zamanaşımı kararını bozan Yargıtay 8. Ceza Dairesi ise, bu davada yargılanan sanıkların bu noktada temyize güvenebilecekleri bir durum yoktur.  Zira 8. Ceza Dairesi, verdiği kararı kanunen geçersiz olduğu kesin olarak hükme bağlanmış olan, -avukat olmaksızın işkence altında alınan polis ifadelerini- gerekçe göstererek almıştır. Tüm uyarılara rağmen de bu hatasını gözmezden gelmiş ve düzeltmemiştir. Bu nedenle bu davada yargılanan sanıkların herhangi bir hukuksuzluk varsa bunun temyiz merciinde düzeltilmesi gibi bir durumu kabul etmeleri söz konusu değildir. “Varsa hukuka aykırı işlemlerin...” sözleriyle de ifade edilen hukuksuz uygulamaların, sanıkları yargılayan mahkeme tarafından düzeltilmesi gerekmektedir.

  • Davamızın özellikle son celselerinde yaşanan hukuk ihlallerinin artması nedeniyle, davanın gidişatının doğru olarak tespit edilip incelenebilmesi amacıyla 1 Nisan 2008 tarihinde yapılan duruşmanın CMK 219 uyarınca teknik araçlarla görüntü ve ses kaydının yapılması tarafımızdan talep edilmiş fakat bu talep mahkeme tarafından reddedilmiştir.

  • 2. Ağır Ceza Mahkemesi, müdahil avukatlarının “duyum aldık” şeklindeki talepleri üzerine Sayın Adnan Oktar’a yönelik olarak yurt dışına çıkış yasağı getirmişlerdir. Madem ki mahkeme somut delil aramaktadır, neden bu konuda somut delil olup olmadığına bakmaksızın böyle bir yasak getirmiştir? Bu yasağın kaldırılması için defalarca mahkemeye başvurulduğu halde, her seferinde bu talep reddedilmiştir. Bu duyumun kaynağı, geçerliliği ya da belgelerini araştırmaya hiçbir şekilde gerek duyulmamıştır. Oysa ki böyle bir karar alınması için hiçbir gerekçe yoktur.

  • İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi açık gerekçelerimizi göstererek bildirdiğimiz reddi hakim talebimizi reddetmiştir. Fakat sonrasında tarafımızda kendilerine yönelik kuşkular oluştuğunu öne sürerek davadan çekinmişlerdir. Normal şartlarda söz konusu mahkemenin red taleplerimizi kabul etmesi son derece kolay ve hukuken gerekliyken, 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin talebimizi reddederek davadan çekinmeyi tercih etmesi düşündürücüdür.

  • Söz konusu istinkaf talebi incelenmek üzere İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir. Ancak mahkeme heyetinin yalnızca 2 üyesinin kanaati ile bu talep gerekçe olmadan reddedilmiştir. Bu red kararı , İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin iki üyesinin 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ni vesayetleri altına aldıklarını ve adeta “biz sizin yerinize daha iyi düşünürüz, sizin yerinize karar verecek olan biziz” anlamına gelen bir mantık içinde olduklarını düşündürmektedir. Halbuki 2. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri, sanıkların kendilerine yönelik kuşkularından emin olduklarını açıkça belirtmiş durumdadırlar. Bu durum, her iki mahkeme arasında, önceden belirlenmiş bir birliktelik, bir dayanışma ve ortak bir kararın olduğunun alametlerini vermiştir.

  • İstinkaf talebini reddetmiş olan İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi hakim heyetinin kayda geçtiği mahkeme tutanağında, beklenmedik ve hakim etiğine yakışmayacak şekilde BAV sanıklarına karşı son derece hasmane, kasıt gözeten bir üslup kullanılmıştır.

  • 3. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti’nin bu aşamaya kadar yaptığı hatalar sırasıyla şöyledir:

    • Yargılananlar tarafından verilmemiş bir itirazı reddederek ihsası reyde bulunmuş ve önemli bir hukuki hata yapmıştır.

    • Yaptığı bu hatadan dolayı reddedilen 3. Ağır Ceza mahkemesi heyeti kendi reddedilmesi hakkında karar vermeden 2. Ağır Ceza Mahkemesinin istinkaf kararını inceledi.

    • Ve nihayetinde kendileri hakkında, yargılananların reddi Hakim taleplerini reddetti ve bu redlere yapılan itirazlara cevap vermeden dosyayı bir üst mahkemeye gönderdi.

  •      Tüm bu sebeplerle 3. Ağır Ceza Mahkemesi Heyetinin aldığı bu kararlar usül yönünden hükümsüzdür.

  • Mahkemelerde hakimlerin, bütün talepler hakkında iddia makamından mütalaa almaları yasal bir zorunluluktur. Bu açık yükümlülüğe rağmen, ne İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti ne de İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti, dosyamızdaki vaki reddi hakim talepleri hakkında idda makamlarından hiçbir görüş almamışlardır.

  • 15 Nisan 2008 tarihinde sanık avukatının, müvekkilinin Adalet Bakanlığına gönderdiği dilekçesinin bir nüshasını İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesine sunmak istediğini Başkan Zihni Şahin’e iletmiştir. Dilekçenin içeriği söz konusu hakimlerin reddi ile ilgilidir. Dilekçenin muhatabı olan hakimlerin bu belgeyi almamaları, davamız seyrinde yaşanan hukuksuz uygulamaların çapını göstermesi açısından oldukça önemlidir.

  • 15 Nisan 2008 tarihinde Av. Ceyhun Gökdoğan, 3. Ağır Ceza Mahkemesine giderek mahkeme heyeti hakkında müvekkilinin verdiği red dilekçesini sunmak istemiştir. Ancak üye hakimler dilekçeyi almak istememişlerdir. Bunun üzerine avukat, konunun birinci dereceden muhatabının kendileri olduğunu, kanunun bu yönde açık hükmü olduğunu ve almalarını talep ettiğini belirtmiştir. Üye hakimler bu konuda avukata birçok gereksiz hukuki prosedür öne sürerek, dilekçeyi imzalamamak için çok fazla zorluk çıkarmışlardır. Söz konusu avukat, eğer dilekçeyi almayacaklarsa üzerine gerekçesini yazılması gerektiğini kendilerine belirtmiştir. Heyet Üyesi Ferda Ünal Akpınar konunun uzaması üzerine, ‘bir daha dilekçe getirmeyin’ diyerek söz konusu dilekçeyi imzalamıştır.

  • Kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen oluşumun sol kanadı bu davanın BAV Camiası aleyhine sonuçlanması için mahkemeye baskı yapmaktadır. Tüm bu hukuksuzluklar karşısında mahkemenin yapması gereken dosyanın suç delili yönünden bomboş olduğunu kabul ederek beraat kararı vermesiydi. Ancak mahkeme yargıtayın hukuksuz kararına uydu.

Oysa mahkemenin Yargıtay kararı için “Yargıtay bir kere böyle bir karar verdi, hatalı da olsa benim buna itiraz etmem uygun olmaz” şeklinde hareket etmesi doğru olmayacaktır. Hiç şüphesiz Yargıtay hakimleri de verdikleri kararlarda hata yapabilir. Yerel Mahkemeler Yargıtayın verdiği bu hatalı kararları düzeltme yetkisindedir. Günde en az 2500 davaya bakan Yargıtay üyeleri bu dava hakkında sadece 10-15 dakika gibi kısa bir süre içinde karar vermişlerdir. Dava dosyamızın 80 klasöre ulaştığı düşünülürse, bu kadar dosyayı bu kadar kısıtlı bir zamanda doğru bir şekilde inceleme olanağı bulamamıştır. Ayrıca Yargıtay üyeleri emniyette sanıkların baskı altında imzaladıkları ifadeleri belki de avukatların nezaretinde verdiklerini düşünmüşlerdir. Savcılıkta ve mahkeme huzurunda bu ifadelerin hukuki olarak hiçbir geçerliliği olmadığını anlattığımızı ve bunları ispat ettiğimizi bilmiyor olabilirler. Bu sebeple hukuki olarak hatalı bir karar verilmiştir. Ancak bugüne kadar binlerce kere yerel mahkemeler Yargıtayın verdiği hatalı kararları düzeltmiştir. Bizim davamızda da bu hatanın düzeltilmesi önemlidir.

Ancak mahkeme başkanının her yerde sanıklar hakkında ceza vereceğini anlattığına dair duyumlar aldık. Neticede takdir mahkemenindir. Biz her sonuca saygı duyuyuyoruz. Ancak mahkeme hukukun üstünlüğünün korunması konusunda cesur olmalıdır. Aksi bir durum ülkedeki adalet sisteminin bozulmasına neden olur ki bu bozuk sistem yargı mensubu da olsa mutlaka bir gün o kişinin kendi hayatını, kendi evlatlarının, ailesinin hayatını da ve diğer bütün insanlarımızın hayatını da olumsuz yönde etkileyebilir.

Saygılarımla
Adnan Tınarlıoğlu